Dünyaca ünlü düşünür Tarık Ali, memleketi Pakistan’daki seçimleri yorumladı: “Seçim hokkabazlığı”

Dünyaca ünlü entelektüel Tarık Ali, memleketi Pakitan’daki seçimleri yorumluyor. Eski başbakan İmran Han’ın siyasi akıbetine odaklanan Ali, ordunun jeo-politik ilişkilerinin ülke siyasetindeki belirleyici rolüne de dikkat çekiyor…

Pakistan ordusunun, polis şeflerinin ve devlet memurlarının, ülkenin iki siyasi hanedanı (bu yazıda birçok kez kirli geçmişlerinden bahsettiğim) Şerifler ve Buttolar‘ın araçları olan Pakistan Müslüman Birliği ve Pakistan Halk Partisi lehine sonuçlara hile karıştırma çabalarına rağmen eski başbakan İmran Han 8 Şubat’taki genel seçimlerden zaferle çıktı.

Han, Pakistan’da 2018’de yapılan son seçimleri kazanmış ancak Nisan 2022’de yapılan güven oylamasının ardından iktidarı kaybetmişti. Bu yılki seçimlerden hemen önce yolsuzluk (14 yıl), devlet sırlarını sızdırma (10 yıl) ve evlilik yasasını ihlal etme (7 yıl) suçlarından hüküm giymiş olan Han, daha pek çok suçlamayla karşı karşıya. Seçimlere katılması zaten engellenmişti ve partisi Pakistan Tehreek-e-Insaf‘ın (Adalet Hareketi) adayları seçimlerde bağımsız olarak yarışmak zorundaydı. Yine de Han’ın partisi 93 sandalye ile Ulusal Meclis’teki en büyük parti oldu. Tüm göstergeler, oy pusulalarında hile yapılmamış olsaydı partisi için daha da iyi bir sonuca işaret ediyor: çoğunluk için 169 sandalye gerekirken PTI, kazandığı gerçek sandalye sayısının 154 olduğunu iddia ediyor. An itibariyle sonuçların pek çoğunun geçerliliğine mahkemelerde karşı çıkıldığı için kesin sonuçlar ilan edilebilmiş değil. Bu tür hokkabazlıklar Pakistan seçimlerinde her zaman yaşanmıştır, ancak bu kez ordu biraz fazla ileri gitti. Seçimlerin hemen sonrası, ülkenin neredeyse her vilayetinde, refleksif protesto gösterileri patlak verdi.

Dokuz gün sonra ülke bir sansasyonla sarsıldı. İstihbarat servisi (ISI) seçim günü yaptığı gibi mobil ve internet hizmetlerini kapattı ancak haberler yine de bir çayır yangını gibi yayıldı. Rawalpindi’de seçimleri denetleyen üst düzey devlet memuru Liaquat Ali Chattha istifa etti ve düzenlediği basın toplantısında kendi şehrinde sonuçların ‘manipüle edilmesine’ bizzat karıştığı söyledi. Pakistan’ın önde gelen gazetelerinden Dawn‘a el yazısıyla verdiği demeçte, “2024 seçimlerinde dehşet büyüklükte hileler yapmak gibi ciddi bir suça karıştığını” doğruladı. Chattha, gerçekte 70 bin ila 80 bin arasında oy alarak sandalye kazanması gereken İmran Han yanlısı bağımsızların “sahte mühürler basılarak kaybettirildiğini” söyledi. Kendisine sessiz kalması için baskı yapılıp yapılmadığı sorulduğunda, intiharı düşündüğünü ancak “bu ülkeyi parçalamanın bir parçası olamayacağı” için bunun yerine halka açılmaya karar verdiğini söyledi:

“Hem ben hem de bu adaletsizliğe karışan diğer kişiler cezalandırılmalıyız”

Bahsettiği “diğerleri” arasında ülkenin baş seçim komiseri ve Yüksek Mahkeme başyargıcı da bulunuyor. Söz konusu ikilinin iddiaları yalanlamaları neredeyse iki saati buldu. Neden bu kadar uzun bir süre bekledikleri sorulduğunda ise her ikisi de “televizyon izlemediklerini” söyledi. Daha kuvvetli olasılık, ne söyleyeceklerine dair talimatları bekliyor olmalarıydı. Komutanların isimlerine değinmedikçe ifşaat ile utandırma konusunda çok da fazla yol alamazsınız. Şu anki tabloda en azından birkaç kellenin gitmesi gerekecek ve belki de başka günah keçileri bulunacak. Pakistanlılar şaşkın. Vicdanı galip gelen üst düzey bir devlet memuru mu? Duyulmamış bir şey. Kimi şüpheciler Chattha’nın bizzat kendisinin günah keçisi olarak belirlendiğini ve suya itilmeden önce kendisinin atladığını düşünüyor: neticede Chattha her halükârda mart ayında emekli olacak deniyor. Fakat benim basın toplantısını izlerken edindiğim izlenim bu yönde değildi. Parçası olduğu hilelerden dolayı sahiden sarsılmış görünüyordu.

“Kitlesel bir patlamayı her şey tetikleyebilir”

Bütün bunlar olurken ordu, mağluplardan bir koalisyon yaratmakla meşgul. Ancak ülkede, oy hilelerinin bilhassa hoyratça yapıldığı seçim merkezlerinin dışında gösteri yapan gençlerin yüzlerinde, heyecan dolu bir kıpırdanma var. PTI’ye verilen desteğin boyutunu fark etmiş olan yargı, orduya ya da onun çok sayıdaki rölesine itaat etmeye istekli olmayabilir. Han’ın itiraz edilen yerlerde yeni seçimlerin yapılması çağrısı popüler ve Chattha’nın itirafından sonra bu taleplere direnmek zor görünüyor. Bugün anlaşılıyor ki Şerif kardeşler ve Butto ailesi 2022 yılında genel seçim çağrısı yapmak yerine ordunun desteğini alarak göreve gelmekle ciddi bir hata yapmış oldular. Aldığım duyumlara göre Navaz Şerif (o zamanlar Londra’da sürgündeydi ve ordu ile ters düştüğü için hakkındaki birçok davadan kaçıyordu) küçük kardeşi Şahbaz’a tam da bunu yapmasını tavsiye etmiş, ancak Şahbaz başbakan olmak istemiş ve ordunun istediğini yapmıştı.

Şimdi bir şansı daha olacak: 21 Şubat’ta Şahbaz’ın, ordu ve Zardari-Butto klanı tarafından hükümete geri dönmesine yardım edilen PTI karşıtı koalisyonun başbakan adayı olduğu açıklanmıştı. Ancak ülke korkunç bir ekonomik durumda, sınıf ayrımı hiç olmadığı kadar derin ve her yıl yarım milyondan kadar çocuk yoksulluktan (yetersiz beslenme, hijyen eksikliği, sağlık tesislerinden yoksunluk) ölürken, kitlesel bir patlamayı her şey tetikleyebilir, seçim umutlarının bir kez daha devlet tarafından boşa çıkarılması sokaklarda geniş öfkeye yol açabilir.

Bütün bunları yazarken İmranofobiklerin seslerini duyar gibiyim: “İmran da aynısını yapmadı mı?” Evet, yaptı. Ordunun desteğini aldı. Bu doğru ve yaşam koşullarını iyileştirme, sosyal güvenlik ağı oluşturma ve yolsuzluğu kontrol altına alma konusundaki başarısızlığı bir yana, bu ve diğer birçok önlenebilir kaza için onu eleştirdim. Peki yaptığımız eleştiriler eğer doğruysa, İmran’ın ülke çapındaki popülaritesini açıklayan nedir? Sadece ABD’nin emriyle ordu tarafından görevden alınmış olması değil, gerçi bu da önemsiz sayılamaz. Misal büyük şehirlerdeki gösterilerde kalabalıkların attığı slogan: “Amerika’nın dostu (yaar) haindir (Ghadar), hain”. Biden’ın canlı yayında soykırıma verdiği destek, ülkenin çoğunun “Batı medeniyetinden” tiksinmesine neden oldu ve Han’ın Gazze ile ilgili yaptığı son hapishane açıklaması, rakiplerinin vaazlarından çok daha sert ve tutarlıydı.

“Han müesses nizama karşı koydu”

Ancak görünen o ki asıl sebep bundan daha derine dayanıyor. Hanedan parti üyelerinin aksine Han müesses nizama karşı koydu. Ülkeyi terk etmeyi reddetti. Partisinin, iktidardan indirilmesinden kısa bir süre sonra ülkenin en kalabalık eyaleti olan Punjab’da yapılan kritik ara seçimlerden zaferle çıkması, ondan o kadar kolay kurtulunamayacağının erken bir göstergesiydi. Orduyu karşısına aldı, komutanlara isimleriyle saldırdı ve Kasım 2022’de kendisine yönelik suikast girişiminin arkasında olduğunu iddia ettiği istihbarat subayını ifşa etti. Destekçilerini geçen yıl Lahor kantonundaki kolordu komutanının konutunu bombalamaya ve Rawalpindi’deki Genelkurmay Başkanlığı’na sembolik bir saldırı düzenlemeye teşvik ettiği iddia ediliyor. Bu zekice bir hamle olmamakla birlikte, tüm ülke gösteriyi üniformalıların yönettiğinin farkında olduğu için kendisine bir miktar kamuoyu desteği kazandırdı. Tüm bunlar, istihbarat teşkilatı ISI’ın seçim ekibinin bu kez kesin bir müdaheleyi göze alacağı anlamına gelecekti.

Zamanında, Han’ın bu taktikleri denemeye ordu içindeki hayran kitlesi tarafından teşvik edilip edilmediğini merak etmiştim. Stratejik olarak bakıldığında bu, ordu saflarında bir bölünme yaratmaya yönelik bir girişimdi ancak başarısız oldu ve kendisi ile birlikte dışişleri bakanı Şah Mahmud Kureyşi dahil pek çok kişi hapse atıldı. Ülke siyasi tarihinin en ikonoklastik lideri Zülfikar Ali Butto bile orduya karşı böyle doğrudan bir saldırı girişiminde bulunmamıştı ancak dönemin şartları ve ordunun Doğu Pakistan’da (şimdiki Bangladeş) uğradığı yenilgi göz önüne alındığında deneseydi Butto’nun daha başarılı olabileceği sonucuna varılabilir. Bunun yerine Butto, komutanları kullanmaya çalıştı ve nihayetinde 1979 yılında göstermelik bir yargılamadan sonra asılarak idam edildi.

“ABD onun görevden alınmasını istiyordu”

Aslında yargıyı kullanarak Han’ı vatana ihanet suçlamasıyla hapse atmanın tek bir amacı vardı: onu resmin dışında tutmak. Söz konusu vatana ihanet suçlaması, Washington Büyükelçiliğindeki Pakistanlı bir diplomatın İslamabad’daki üslerine gönderdiği bir telgrafla ilişkilendirilmişti. Han’ın ifşa ettiği sır? Bir Dışişleri Bakanlığı yetkilisinin diplomata söylediklerini kamuoyuna açık bir şekilde dile getirmek: ABD onun görevden alınmasını istiyordu. Fakat bunun Pakistan’da yaşayanlar için bir sır olduğunu düşünmek komik olur.

ABD, Han’dan kurtulmak istiyordu çünkü Afganistan’daki yenilgilerini memnuniyetle karşılamış ve Rusya’ya karşı yaptırımları desteklemeyi reddetmişti. Putin’in Ukrayna’yı işgal ettiği gün bir devlet ziyareti için Moskova’daydı ve tepkisi sorulduğunda “İnsan her gün tarihin yazıldığı yerlere bu kadar yakın olmuyor” demekle yetinmişti. Rusya’ya karşı yaptırımların Pakistan’ın çıkarına olmadığını söyleyerek ülkesine uygulanan çifte standardın nedenini sorguluyordu: Sonuçta Çin, Hindistan, Bangladeş ve Sri Lanka da ABD’ye destek vermemişti. Batı’nın “kurallara dayalı” bir düzenin koruyucusu olduğu yönündeki argümanlar o gün için inandırıcı olabilirdi ancak bugün için değil. İsrail ve Rusya’ya yönelik tutumlardaki kontrastı anlatmaya gerek yok. Ben bu satırları yazarken bile Aleksey Navalni’nin ölümü (her ne kadar dehşet verici olsa da) ahlaki açıdan kabul edilemez olarak gösterilirken, neredeyse otuz bin Filistinlinin yok edilmesi Batılı liderlerin Binyamin Netanyahu ile flört etmesini ya da Uluslararası Adalet Divanı’nın İsrail hükümetinin soykırımı önlemek için “elinden gelen tüm tedbirleri alması” yönündeki talebini yerine getirmek için hiçbir şey yapmadığı gerçeğini görmezden gelmesini engellemiyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Donald Lu’nun Pakistan’ın Amerika’daki büyükelçisine Han’ın görevde kalması halinde “işlerin zorlaşacağını” söylediği bildiriliyor. Pakistan söz konusu olduğunda bu tür açıklamalar genellikle doğrudan orduya yapılır ve ordu da inatçı siyasetçileri dize getirir. Ancak BM’de Rusya’ya yönelik yaptırımlara karşı yapılan başarısız oylama, bunu ABD’nin küresel hegemonyasına karşı bir meydan okuma olarak gören Washington’u ciddi şekilde rahatsız etti. Öfkeyle köpüren Washington, Çin’i alenen tehdit etti ve hiç şüphesiz Hindistan’ın liderleri de özel olarak azarlandı. Bunlarla kıyaslandığında, İmran Han’ın tasvip edilmemesi o kadar da büyük bir mesele değildi. Dışişleri Bakanlığı’nın konuyla ilgilenen çalışanının düşük rütbeli olması da muhtemelen bu yüzdendi. Ancak ABD yine de onun gitmesini istiyordu. Telgrafın gönderilmesinden kısa bir süre sonra Genelkurmay Başkanı General Bajwa, Ukrayna konusunda kamuoyuna bir açıklama yaparak Pakistan’ı yeniden ABD’ye yaklaştırdı. Han’ın partisi PTI’daki kariyeristler hemen gemiden atladı ve muhalefetle anlaşma görüşmelerine başladı. İstihbaratın geçmişte Han’ın parlamentoda çoğunluğu elde etmesi için baskı yaptığı azınlık partileri denklem değişince onu terk etti. Benazir Butto’nun oldukça hasta olan dul eşi Asıf Ali Zerdari, bu şenliğe katılmak için geçici olarak iyileşiverdi.

“Hiçbir köktendinci ya da ılımlı İslamcı parti Ulusal Meclis’te temsil edilmiyor”

Bu seçim çatışmasının yan etkilerinden biri, oldukça şaşırtıcı bir şekilde, Ulusal Meclis’te neredeyse hiçbir köktendinci ya da ılımlı İslamcı partinin temsil edilmemesi oldu. Bir kısmı gerçeğe temas etmeyen dış görünüşüne rağmen Pakistan (Suudi Arabistan ya da İran’ın aksine) aslında dindar bir devlet değildir. Han bu gerçeği kavramayı reddetti ve artık bunu anlaması gerekiyor. Partisinin başbakan adayı olarak Pakistan’ın ilk askeri diktatörü Mareşal Eyüp Han‘ın torunu Ömer Eyüp‘ü seçti. Eyüp siyaseten oldukça esnek biri ve PTI’ya oy veren hevesli ve umutlu gençlere yüksek olasılıkla ilham vermeyecek. Eğer partisi hükümeti kurmayı başarırsa (ki bu pek olası görünmüyor), destekçileri hayal kırıklığına uğrayacaktır. Sosyal ve ekonomik politikalar açısından partiler arasında ciddi bir fark görünmüyor. PTI ve lideri son iki yıldan hiçbir şey öğrenmedi mi? Herhalde ordunun bir hakem değil, oyun alanındaki tüm tarafların kaptanı olduğunu fark etmişlerdir.

“Ülkenin yoksullara hizmet eden sağlık ve eğitim planlarına ihtiyacı var”

Pakistan’ın ihtiyacı olan şey köktendincilik değil, gerçek bir sosyal güvenlik ağıdır. Ülkenin önde gelen ekonomistlerinden biri olan ve IMF tarafından bile takdir edilen Atif Mian, yakın zamanda ekonomiye ilişkin yıkıcı bir tablo ortaya koydu. Ekonomi 2023 yılında ciddi bir şekilde daraldı ve “Her makro gösterge kırmızı renkte yanıp sönüyor: enflasyon, büyüme, borç, yatırım, bunlardan sadece birkaçı”. Mian’a göre, “federal hükümetin parası yok, borçlanmadan bir memurun ya da askerin maaşını bile ödeyemiyor… tüm hükümet bütçe açıklarıyla yönetiliyor… hiçbir liderin gelecek için uygulanabilir bir ekonomik planı yok”.

Bunların hepsi doğru. Ancak çözümler de var. Ülkenin sübvansiyonlu gıda ve barınağa, yoksullara hizmet eden sağlık ve eğitim planlarına ihtiyacı var. Han, annesi kanserden öldükten sonra özel para toplayarak Lahor’da modern bir kanser hastanesi inşa ettirmiş (şu anda Peşaver’de ikinci bir hastane var ve Karaçi’de de üçüncü bir hastane inşa ediliyor) ve burada yoksulların ücretsiz tedavi edileceğini taahhüt etmişti. Bu taahütler gerçekleştirilmeli. Pakistan’da on tane hastanesi bulunan ve yoksulları ilk gelene ilk hizmet esasına göre ücretsiz tedavi eden, kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olan Indus Hastaneleri de bir başka teselli aracı. Özelleştirilen bu küçük ölçekli ulusal sağlık hizmetinin başındaki Dr. Abdul Bari‘ye neden devletten yardım istemediklerini sorduğumda çaresizlik içinde güldü. “Onlar bizden yardım isterken biz onlardan nasıl destek isteyelim”. Devasa bir askeri bütçe, Himalaya seviyelerine ulaşan bir yolsuzluk ve vergiden kaçınan zenginler bu koşullara elbette yardımcı olmuyor ama ülkenin sorunu daha derin, bizzat siyasi kültürün yapısıyla alakalı. Hatırlayacağınız üzere sevgili okuyucu, İmran Han siyasete atılmadan önce son derece iyi bir sporcu, bir kriket kaptanıydı. Sınıfsal kökenleri ve eğitimleri ne olursa olsun yetenekli genç kriket oyuncularını bulup sistem içinde zirveye taşımayı başarmıştı. Aynı şeyi siyasette de başardığını söylemek ne yazık mümkün değil.

(*) Metnin orijinali London Review of Books’un internet sitesinde yayımlanmıştır.


Tarık Ali Kimdir?

Tarık Ali bir yazar, gazeteci ve film yapımcısıdır. Aralarında Bush in Babylon, The Clash of Fundamentalisms ve The Obama Syndrome‘un da bulunduğu dünya tarihi ve siyaseti üzerine bir düzineden fazla kitabın yanı sıra The Islam Quintet serisiyle beş roman, sahne ve ekran için çeşitli senaryoları bulunmaktadır. Hâlâ New Left Review dergisinde editörlük yapmakta ve Londra’da yaşamaktadır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir